Gitgide sesler yükseliyor. Yükselen seslere karşılık yeni oyunlar türetilip, dışarıdan bakınca çok eğlenceli ama içeriden tam bir rezillik halinde görünen oyunlar oynanıyor...
Birisi çıkıp birlik beraberlik diyor, başkası Büyük Türkiye'nin önünü kesiyorlar deyip öfke kusuyor. Bir başkası ise timsah gözyaşlarını akıtıyor kameralar önünde.
Yaratılan bu kaos ortamında şu sorular takılıyor insanların aklına : Nereye koşuyoruz, ne istiyoruz ve en önemlisi biz kimiz? Bunların cevapları aranıyor ama ortalıkta cevapları söyleyecek herhangi bir dirayet yok.
Şimdi sen yanıyorsun, ben yanıyorum, biz yanıyoruz ama karanlık daha da ağır çöküyor memleketimizin üzerine...
Tüccar aklı ile bir kaç kalem veya bir kaç klavye hareketiyle sonuçları değiştirilen rakamlar, hayatımızın aynası oldu; kimse kimseye güvenemez halde artık.
Hayatımda hiç görmediğim kadar hakarete şahit oluyorum ülke gündeminde.
Türk'ü Türk'ten ayrıştırma operasyonu, önce başlatılan yoksulluk hamlesiyle gayet iyi işlir bir hale getirildi. İnsanlar, komşusunu artık ırkı ile değerlendiriyor, ona göre tıklatıyor kapısını.
Yönetime karşı omuz omuza birlikte ayaklanan çalışanlar, ertesi gün kimlik kavgasıyla birbirine ters dönüyor.
Artık silahlar konuşmaya başladı. Türk, memleket bütünlüğünü Misak-ı Milli sınırlarını savunmayı bırakıp ayrılığı konuşmaya başladı. Gerisini siz düşünün artık.
Zamanın aynası olmayı başarabilen iki devlet kurumumuzdan birisi olduğu için TRT'yi takdir etmek gerekli(!).
Yozlaşan ve ciddi bir şekilde yobazlaşan insanımızın arzularını çok iyi tahlil edip, zamana ayak uydurabiliyorlar. Artık neredeyse, tamamen dini bir yayın organı gibi çalışmaya başladılar. Ne zaman TRT 1'i açsam mutlaka dini bir program çıkıyor karşıma; üstelik Mesaj TV, Samanyolu TV gibi benzeri televizyon kanallarına nazire yaparcasına. Tek eksiği, dini video veya kitap satış reklamlarının olmaması. Onlar da olsa tam olacak hani...
İkinci devlet kurumumuzu herkes biliyor; Milli Eğitim Bakanlığı. İktidara gelen her siyasi düşüncenin ilk olarak kadrolaştığı kurumumuz yani. O kadar hırpalanmış ki, çalışan memurları bile kendilerini kaybetmiş bir hale geldi.
Pazartesi, demokrat olarak işe başlayıp, salı sosyalist olarak eve ekmek götürüp, çarşamba hafif milliyetçi, perşembe Türk-İslam sentezci ve nihayetinde cumaları tam Müslüman oluyorlar. Cumartesi ve pazarları ise ancak kendilerine gelmeye çalışıyorlar. Sonra ertesi hafta kaldıkları yerden devam ediyorlar. Sonuçta her şey ekmek için, çocuklara daha iyi bir gelecek için...
Ama böyle bir sistemde, narin bir kavak fidanı gibi her rüzgarda eğilip bükülmeye ne kadar dayanabilirler?
Dayanamadıkları da ortada. Her yıl değişen eğitim sistemini de katarsak işe, felaketler arka arkaya gelmeye başlar ve geliyor da...
Güzel yurdumun başkentinin Çanakkale olduğunu düşünen, ÖSS sınavında 0 (yazıyla SIFIR) çeken 47 bin liselinin; dünyada örnek alacak kimse kalmamış gibi Humeyni'yi örnek aldığını haykıran üniversiteli şaşkın kızların arka arkaya basında yer bulması, bu felaketler silsilesinin başlamış olduğunu gösteriyor.
Korkarım ki bu daha başlangıç ve bunlardan daha beterleri de yolda... Yani güzel ülkemin geleceği en az 3-4 kuşak yozlaşmanın ipoteği altında ve ne yazık ki bu durum dizginlenemiyor. Bir kere asıl dizginleyebilecek insanlarımızın dizginlenmesi gerekiyor.
Biz istediğimiz kadar nükleer santraller yapmaya çalışalım, 8 milyarlık ihalelerle hava savunmamızı güçlendirelim ya da Ermenilerle, Kürt kardeşlerimizle açılıp saçılalım... Bu eğitim denen en önemli olgumuzu, en önemli insani değerimizi kısa zamanda düzeltmezsek, Şer Üçgenini ''OKEYE DÖRTLÜ'' yapmamız yakındır.